Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'yı bir enkaza çevirirken, Zürih'in dar bir sokağındaki küçük bir kabarede bir grup sürgün sanatçı ve yazar, savaşı doğuran akıl, ilerleme ve estetik anlayışına karşı sessiz kalmamaya karar verdi. 1916'da doğan bu isyanın adı Dadaizm'di. Amaç güzel bir tablo üretmek değil, sanatın ve hatta mantığın kendisini sorgulamaktı. Dada bir üslup ya da teknik değil; savaşın akıl adına yürütülen bir katliam olduğunu düşünen bir avuç insanın öfkeli, alaycı ve kasıtlı olarak anlamsız tepkisiydi. Bugün "anti-sanat" olarak anılan bu kısa ama etkili akım, yüz yıl sonra hâlâ çağdaş sanatı, performansı ve kavramsal üretimi şekillendirmeye devam ediyor.
Bir Savaşın Gölgesinde Doğan İsyan
Dada'nın doğum yeri, 5 Şubat 1916'da yazar Hugo Ball tarafından Zürih'te, Spiegelgasse sokağındaki bir meyhanenin arka odasında açılan Cabaret Voltaire'dir. İsviçre'nin savaşta tarafsız kalması, Ball ve eşi Emmy Hennings gibi savaştan kaçan sanatçıları bu şehre çekmişti. Kısa süre içinde Romanya'dan Tristan Tzara ve Marcel Janco, Almanya'dan Richard Huelsenbeck, Alsace kökenli Hans Arp gibi isimler kabareye katıldı. Burada şiir okumaları, gürültücü müzik performansları ve maskeli gösteriler birbirine karışıyor, sanat ile provokasyon arasındaki sınır kasıtlı olarak siliniyordu.
"Dada" Adı Nereden Geliyor?
Grubun tam olarak neden bu ismi seçtiğine dair birden fazla anlatı vardır; en yaygın anlatıya göre Fransızca-Almanca bir sözlüğe rastgele saplanan bir kağıt bıçağı, Fransızca'da "tahta at" ya da "oyuncak at" anlamına gelen "dada" kelimesini işaret etmiştir. Kelimenin anlamsızlığı ve çocuksu sesi, grubun amacına tam olarak uyuyordu: burjuva estetiğine, mantığa ve savaşı meşrulaştıran "medeniyet" söylemine bilinçli bir alay.
Bir Manifestoyla Kurumsallaşan Kaos
Tristan Tzara, 1918'de kaleme aldığı Dada Manifestosu ile hareketin sözcüsü hâline geldi. Huelsenbeck'in Almanya'ya dönmesinin ardından Zürih grubunun fiilî lideri olan Tzara, "Dada" adını taşıyan birkaç dergi yayımlayarak ve durmaksızın yazışarak akımı Avrupa'nın dört bir yanına taşıdı.
Dada Şiirinde Ses ve Anlamsızlık
Dada'nın isyanı yalnızca görsel sanatlarla sınırlı kalmadı; belki de en radikal deneyleri şiirde yaşandı. Hugo Ball, Cabaret Voltaire sahnesinde geleneksel dilin sınırlarını tamamen aşan "ses şiirleri" okudu; en ünlüsü olan "Karawane" adlı şiirinde hiçbir dile ait olmayan heceler, ritmik ama anlamsız bir dizilim oluşturuyordu. Ball bu performansları sırasında silindir biçiminde, robotu andıran bir kostüm giyerek sahneye çıkıyor, kelimelerin anlam taşıma zorunluluğundan kurtulmuş "saf sesi" arıyordu. Tristan Tzara ise bir gazete makalesini rastgele kesip parçalarını bir torbadan çekerek şiir üretmeyi önerdi; bu yöntem, yazarın bilinçli kontrolünü devre dışı bırakan ve tesadüfü yaratıcı bir araca dönüştüren ilk sistematik "rastlantısal yazım" tekniklerinden biri oldu. Aynı dönemde birden fazla sanatçının aynı anda farklı dillerde şiir okuduğu "simültane şiir" performansları da kabarenin gecelerine damgasını vurdu.
Sanatın Kurallarını Yıkmak: Readymade Devrimi
Dada'nın sanata en kalıcı katkılarından biri, Fransız sanatçı Marcel Duchamp'ın geliştirdiği "readymade" (hazır nesne) kavramıdır. Duchamp, 1913'te bir bisiklet tekerleğini bir tabureye monte ederek, 1917'de ise bir pisuarı "R. Mutt" imzasıyla sergileyerek, sanat eserinin elle üretilmiş bir nesne olması gerektiği fikrine meydan okudu. İlginç biçimde Duchamp'ın ilk readymade'leri Zürih'teki Dada hareketinin kuruluşundan önce ortaya çıkmıştı; ancak Dadacılar bu eserlerdeki mizahı ve sanatı tanımlamayı reddeden tavrı kendi felsefelerine o kadar yakın buldular ki, Duchamp'ı hareketin en önemli figürlerinden biri olarak benimsediler. Bu yaklaşım, "sanat nedir" sorusunun cevabını nesnenin kendisinden alıp sanatçının seçimine ve niyetine taşıyan bir kırılma noktası oldu.
Fountain'ın Reddedilişi
Duchamp'ın "Fountain" adlı eseri, New York'ta Bağımsız Sanatçılar Derneği'nin jürisiz olduğunu iddia ettiği bir sergiye gönderildiğinde sergi komitesi tarafından reddedildi; oysa derneğin ilkesi, ücretini ödeyen her sanatçının eserinin sergileneceğiydi. Bu çelişki, sanat kurumlarının "açıklık" iddiasının aslında gizli bir zevk hiyerarşisine dayandığını gözler önüne serdiği için Dada çevrelerinde büyük yankı uyandırdı ve eser, kurumsal sanatı sorgulayan 20. yüzyılın en tartışmalı simgelerinden biri hâline geldi.
Zürih'ten Dünyaya: Bir Akımın Yayılması
Savaş sona erip sanatçılar memleketlerine ya da yeni şehirlere döndükçe Dada da yayıldı. Berlin'de Raoul Hausmann, John Heartfield ve Hannah Höch gibi isimler, fotomontaj tekniğini keskin bir siyasi silaha dönüştürerek Almanya'daki militarizmi ve burjuva iktidarını hedef aldı; Höch'ün gazete ve dergi kesitlerinden oluşturduğu kolajlar, Weimar döneminin toplumsal çelişkilerini acımasızca teşhir ediyordu. Köln'de Max Ernst, Hannover'de ise Kurt Schwitters kendi "Merz" adını verdiği kişisel Dada varyantını geliştirdi. New York'ta Duchamp, Man Ray ve Francis Picabia, savaştan uzak ama aynı derecede alaycı bir Dada sahnesi kurdu. Paris'e taşındığında hareket, şair André Breton'un çevresindeki entelektüel tartışmalarla beslendi; ancak 1920'lerin ortasına gelindiğinde Dada'nın kasıtlı düzensizliği, Breton'un daha sistematik bir bilinçaltı keşfi arayışıyla çatışmaya başladı. 1924'te Breton'un Sürrealist Manifesto'yu yayımlamasıyla birlikte Dada'nın enerjisinin büyük kısmı yeni akıma aktı.
Dada'nın Kalıcı Mirası
Kısa ömrüne rağmen Dada'nın etkisi sanatın neredeyse her alanında hissedildi. Sürrealizm, bilinçaltını keşfetme yöntemlerinin çoğunu Dada'nın rastlantısallık ve otomatik yazım deneylerinden devraldı. Yüzyılın ikinci yarısında Fluxus hareketi ve kavramsal sanat, "bir nesnenin ya da eylemin sanat olup olmadığına kim karar verir" sorusunu yeniden gündeme getirirken doğrudan Duchamp'ın readymade mirasına yaslandı. Pop Art'ın gündelik nesneleri sanata taşıması, performans sanatının doğaçlama ve provokasyon unsurları, grafik tasarımda kolaj ve fotomontajın yaygınlaşması, hatta punk kültürünün "yap-kendin" estetiği bile Dada'nın izlerini taşır. Günümüzde çağdaş sanat müzelerinde karşılaşılan enstalasyonların, hazır nesnelerden üretilen heykellerin ve kavramsal performansların kökeninde, bir asır önce Zürih'te birkaç sürgün sanatçının başlattığı bu tuhaf ve öfkeli oyun yatar. Bugün bir müzede sergilenen sıradan bir nesne karşısında "buna neden sanat deniyor?" diye sorduğumuzda, aslında yüz yıl önce Zürih'te bir kabarede sorulan aynı soruyu tekrarlıyoruzdur.

