Sindirim Fizyolojisinden Doğan Bir Keşif
Rus fizyolog İvan Petroviç Pavlov (1849-1936), bilim kariyerinin büyük bölümünü öğrenmeyi değil sindirimi incelemeye ayırmıştı. St. Petersburg'daki Deneysel Tıp Enstitüsü'nde 1891-1900 arasında köpeklerin tükürük, mide ve pankreas salgılarını "kronik fistül" yöntemiyle, yani hayvanı görece normal koşullarda uzun süre gözlemeye izin veren cerrahi bir teknikle araştırdı. Bu çalışmalar Pavlov'a 1904 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazandırdı; ödül doğrudan sindirim fizyolojisi çalışmalarına verildi.
Araştırma sırasında Pavlov tekrar eden bir ayrıntı fark etti: köpekler yalnızca mamayı ağızlarına aldıklarında değil, mama kabını gördüklerinde, hatta mamayı getiren laboratuvar görevlisinin ayak seslerini duyduklarında da salya salgılıyordu. Pavlov bu olguyu önce "psişik salgı" diye adlandırdı; zamanla bunun öznel bir beklenti değil, öğrenilmiş ve geçici bir refleks olduğu sonucuna vararak buna koşullu refleks adını verdi. 1903'teki Madrid Uluslararası Tıp Kongresi'nde sunduğu bildiriyle konuyu sistematik bir araştırma programına dönüştürdü.
Deneyin İşleyişi
Pavlov'un klasik düzeneğinde köpeğin tükürük kanalına küçük bir fistül yerleştirilir, salgılanan tükürük damla damla ölçülürdü. Deney üç aşamada ilerler:
- Koşullanma öncesi: Mama ağıza konduğunda köpek otomatik olarak salya salgılar. Metronom sesi, zil ya da ışık gibi nötr bir uyarıcı ise başlangıçta salya tepkisi yaratmaz.
- Koşullanma (kazanım): Nötr uyarıcı, kısa bir aralıkla ve tekrar tekrar mamayla birlikte sunulur. Pavlov en güçlü öğrenmenin, sesin mamadan yaklaşık yarım saniye önce başladığı durumda gerçekleştiğini gösterdi.
- Koşullanma sonrası: Artık tek başına metronom sesi bile köpekte salya salgılatır.
Halk arasında "Pavlov'un zili" dense de Pavlov çoğu deneyinde metronom, ışık ve dokunsal uyarıcılar da kullanmıştır; tek bir zil imgesi sonraki aktarımların ürünüdür. Tepkiler döner tamburlu bir kayıt aygıtıyla (kimograf) ölçülüyordu.
Klasik Koşullanmanın Temel Kavramları
Bu öğrenme türü bugün psikolojide standartlaşmış bir sözlükle anlatılır. Bir canlının doğuştan otomatik tepki verdiği uyarıcıya koşulsuz uyarıcı (mama), buna verilen öğrenilmemiş tepkiye koşulsuz tepki (mama karşısında salya) denir. Başlangıçta ilgisiz olan nötr uyarıcı, koşulsuz uyarıcıyla defalarca eşleştirildikçe koşullu uyarıcıya (metronom) dönüşür; onun tetiklediği öğrenilmiş tepki ise koşullu tepkidir (metronom karşısında salya). Kısaca Klasik Koşullanma, nötr bir uyarıcının biyolojik açıdan anlamlı bir olayla birleşerek yeni bir tepkiyi tetikler hâle gelmesidir.
Pavlov ayrıca yerleşmiş bir koşullu uyarıcının, mamayla hiç eşleşmeden yeni bir nötr uyarıcıyı koşullayabildiğini gösterdi. Üst düzey (ikincil) koşullanma denen bu olgu, öğrenilen çağrışımların zincirleme yayılabileceğine işaret eder.
Sönme, Kendiliğinden Geri Gelme ve Genelleme
Koşullu tepki kalıcı değildir. Koşullu uyarıcı uzun süre mamayla desteklenmezse tepki giderek zayıflar ve kaybolur; buna sönme denir. Ancak sönme, öğrenilenin tümüyle silinmesi anlamına gelmez: bir dinlenme aralığından sonra koşullu uyarıcı yeniden sunulduğunda tepki kısmen geri döner. Pavlov'un kendiliğinden geri gelme dediği bu olgu, çağrışımın bellekte bastırılmış biçimde durduğunu gösterir.
İki ilgili süreç de erken tanımlandı. Uyarıcı genellemesi, köpeğin koşullandığı sese benzeyen başka seslere de (daha zayıf da olsa) tepki vermesidir. Uyarıcı ayırt etmesi ise yalnızca mamayla desteklenen uyarıcıya tepki verip benzerlerini elemeyi öğrenmesidir. Bu dört olgu bir asır sonra hâlâ öğrenme psikolojisinin çekirdeğini oluşturur.
"Küçük Albert" ve Koşullanmanın İnsana Taşınması
Pavlov'un bulgularını insan davranışına ilk uygulayanlardan biri, davranışçılığın kurucusu ABD'li psikolog John B. Watson oldu. Watson ve Rosalie Rayner, 1920'de yürüttükleri tartışmalı "Küçük Albert" çalışmasında yaklaşık dokuz aylık bir bebeğe beyaz bir fareyi ani ve yüksek bir gürültüyle birlikte göstererek çocukta fareye ve ona benzeyen tüylü nesnelere karşı korku tepkisi oluşturdu. Deney, korku gibi duygusal tepkilerin de çevresel çağrışımlarla öğrenilebileceğini öne sürdü.
Çalışma bugün etik açıdan kabul edilemez sayılır; oluşturulan korkunun geri alınıp alınmadığı belgelenmemiş, yöntemi sonraki incelemelerde eleştirilmiştir. Yine de "Küçük Albert", klasik koşullanmanın insanlarda da işlediğini gösteren erken bir dönüm noktasıdır.
Bugün Klasik Koşullanma Ne İşe Yarıyor?
Klasik koşullanma, modern klinik psikolojinin ve gündelik yaşamın birçok alanında karşımıza çıkar:
- Kaygı ve fobi tedavisi: Sistematik duyarsızlaştırma ve maruz bırakma terapisi, korkulan uyarıcıyı gevşemeyle ya da zararsız tekrarlarla eşleştirerek koşullu korku tepkisini söndürür; travma sonrası stres bozukluğunda da kullanılır.
- Bağımlılık: Madde kullanımıyla eşleşen mekân, kişi ve nesneler zamanla istek (aşerme) tetikleyen koşullu uyarıcılara dönüşür; bu yüzden tedavide çevresel ipuçlarının yönetimi önemlidir.
- Tat-tiksinme: Kemoterapi gören hastaların tedaviden önce yedikleri yiyeceklere ya da hastane ortamına karşı bulantı geliştirmesi, çoğu zaman tek denemede oluşabilen bir koşullanmadır.
- Gece işemesi: Çocuklarda kullanılan "alarmlı" yöntem, idrar kaçışını uyanmayla eşleştirerek yüksek başarı oranıyla sonuç verir.
- Reklam: Bir ürünü çekici görüntüler, müzik ya da sevilen kişilerle eşleştirmek, markaya yönelik olumlu koşullu tepkiler oluşturmayı amaçlar.
Kuramın Sınırları ve Güncel Görünüm
Pavlov'un "her uyarıcı her tepkiyle eşit kolaylıkla eşleşir" varsayımı sonradan sınırlandı. John Garcia'nın 1960'lardaki çalışmaları, tat ile bulantı arasında saatlerce gecikme olsa bile güçlü bir tiksinmenin öğrenilebildiğini gösterdi; demek ki canlılar bazı çağrışımları evrimsel nedenlerle çok daha kolay kuruyordu (biyolojik hazırlıklılık). 1972'de Robert Rescorla ve Allan Wagner ise koşullanmanın basit "birlikte sunum"dan çok, uyarıcının olayı ne kadar iyi öngördüğüyle ilgili olduğunu gösterdi.
Bugün klasik koşullanma, mekanik bir uyarıcı-tepki bağı olarak değil, canlının çevresindeki düzenlilikleri işleyip beklenti kurduğu bir bilgi işleme süreci olarak anlaşılıyor. Yine de Pavlov'un yönteminin psikolojiye asıl armağanı, iç gözleme dayanmadan, ölçülebilir davranış üzerinden öğrenmeyi inceleyebilmenin mümkün olduğunu göstermesiydi.

